Taş size hemen kendini sunmaz; sizden sabır ve saygı ister.” Sanat pratiğini doğadaki karşıt ilkelerin gerilimi üzerine kurgulayan Ebru Akıncı, mermeri sadece bir malzeme değil, bir anlatı ortağı olarak görüyor. Dış formun izleyiciyi davet ettiği, asıl hikâyenin ise içteki boşluklarda saklı olduğu bu üretim anlayışında; Afyon’dan Muğla’ya uzanan yerel taşların sanatına kattıklarını Ebru Akıncı ile konuştuk.
Sanat yolculuğunuz nasıl başladı? Heykeltıraşlığa yönelmenizde etkili olan kırılma noktalarını bizimle paylaşır mısınız?
Küçük yaşlardan beri resimle içli dışlı ve ilgiliydim. Ama Üniversite hayatımda sosyal bilimlere yönlenmiştim ve sanat 2. Sırada idi o sıralar hayatımda. Ankara Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde eğitim görürken heykel bölümünden arkadaşlarımın yüreklendirmeleri ile desen derslerine girmeye başladım sonra kendimi özel yetenek sınavında buldum heykel bölümünü kazanmıştım. Sonrası malum tarih bölümünden geçiş yaptım. Sonra eğitimimi İstanbul’da MSÜ Heykel Bölümünde taş yontu üzerine devam ettirdim ve aynı bölümde lisans eğitimimi tamamladım. İtalya Carrara Güzel Sanatlar akademisinde taş yontu üzerine çalışmalar yaptım.
Kırılma noktası diyebileceğim an, ilk kez taşla çalıştığım zamandı. Taşın direnciyle karşılaşmak, aslında kendi sınırlarımla karşılaşmak gibiydi. O noktadan sonra geri dönüş olmadı.
Sanat pratiğinizde sıkça vurguladığınız “zıtlıkların dengesi” kavramını nasıl tanımlarsınız? Bu yaklaşım üretimlerinize nasıl yansıyor?
Yapıtlarımda doğadaki karşıt ilkelerin birlikteliği, etkileşimi veya gerilimi kendini form ve doku karşıtlıklarının kompozisyonu şeklinde gösteriyor. Biçimin temel ilkesini oluşturan bu formlar dinamik bir denge içinde. Kütlesel dış formlar heykelin çevre ile kurduğu ilişkiyi tanımlarken, dokular ve içteki formlar heykelin içsel ruh halini ifade ediyor. Heykellerde kütlesel, geometrik unsurlar ve organik, yumuşak akışkan dokulu unsurların ilişkisi bu diyalogu ifade ederken aynı zamanda taşın o kütlesel, ağır, sert görünütü ve niteliğinin yanısıra ne denli kırılgan yumuşak ve hassas olduğu gerçeğinide vurgulama imkanı sağlıyor. Dolayısı ile doğal taş da eserlere kendi niteliği itibarı ile de katkı sunmuş oluyor.
Zıtlıklar benim için çatışan değil, birbirini var eden güçler. Sert–yumuşak, ağır–hafif, içe dönük–dışa taşan… Bu karşıtlıklar arasında kurulan hassas denge, formun ruhunu oluşturuyor. Heykellerimde genellikle sert bir malzeme içinde akışkan bir hareket, yumuşak bir doku arıyorum. Taşın katılığı ile formun akıcılığı arasındaki gerilim, izleyiciyle kurduğum temel diyalog.
İç ve dış formlar arasındaki karşıtlık sizin için ne ifade ediyor? Bu iki katman arasındaki ilişkiyi nasıl kurguluyorsunuz?
İç ve dış form, aslında görünür olanla hissedilen arasındaki ilişki. Dış form izleyiciyi davet eder ama asıl hikâye içeride başlar. Oyuklar, boşluklar, geçişler… Bunlar benim için sadece biçimsel değil, aynı zamanda duygusal alanlar. Heykellerimde boşluk, en az doluluk kadar önemli; çünkü anlam çoğu zaman orada saklıdır.
Doğal taşla çalışmanın sizin için anlamı nedir? Bu malzemenin ifade olanaklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Taş benim vazgeçilmezim, dayanıklılığı ama tüm bu dayanıklı, kütlesel ve ağır algısına rağmen muhteviyatındaki hassasiyet ve kırılganlığını, yumuşaklığını seviyorum. Taş, yapıtlarımda biçim özelliklerini ve konuyu destekleyen, kimliğini veren bir rol de üstleniyor. Yerkabuğunun yaşam öyküsünü, kıvrımlarında, dokusunda, renklerinde taşıyan mermer bu sürece kendi sürecini de ekliyor.
Doğal taşla çalışmak, tarih ve süreçle çalışmak demek. Milyonlarca yılın birikimiyle oluşmuş bir malzemeye dokunuyorsunuz. Bu, büyük bir sorumluluk. Taş size hemen kendini sunmaz; sizden sabır ve saygı ister. Onun sınırlarını zorlamak yerine, onunla birlikte hareket etmeyi öğrenirsiniz. İfade olanakları tam da bu diyalogda ortaya çıkar.
Çalışmalarınızda malzeme olarak en sık hangi taşları kullanıyorsunuz ve neden?
Mermer benim için en güçlü ifade alanlarından biri. Özellikle Afyon, Marmara ve Muğla mermeri gibi homojen sıkı yapılı taşlar. Pek çok renk seçeneği olan ve doku skalası geniş taşlar hepside. Çoğunlukla projeme göre ifadeyi en güçlü taşıyacak ve destekleyecek renk ve dokuyu seçiyorum. Bazen daha sert taşlara da yöneliyorum; çünkü malzemenin direnci de formun karakterini doğrudan etkiliyor. Her taşın kendi dili var ve ben o dili dinleyerek ilerlemeyi tercih ediyorum.
Türk doğal taşları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce diğer taşlarla kıyaslandığında öne çıkan özellikleri nelerdir?
Türkiye bu konuda çok zengin bir coğrafya. Türk mermerlerinin çeşitliliği ve karakteri oldukça güçlü. Özellikle damar yapıları ve renk geçişleri açısından çok özgünler. Bu da sanatçıya hem estetik hem de anlatısal olarak geniş bir alan açıyor. Yerel malzemeyle üretmek benim için ayrıca anlamlı; çünkü toprağınızla, yaşadığınız coğrafyanızla bağ kuruyorsunuz, bütünleşiyorsunuz.
Türkiye’de heykel sanatının güncel durumuna dair gözlemleriniz nelerdir?
Türkiye’de heykel sanatı son yıllarda daha görünür hale geliyor, ancak hâlâ kamusal alanda hak ettiği yeri bulduğunu söylemek zor. Genç sanatçılar çok üretken ama destek mekanizmaları sınırlı. Buna rağmen güçlü bir potansiyel var. Malzeme, teknik ve kavramsal açıdan oldukça zengin bir üretim söz konusu.
Genç sanatçılara ve özellikle heykel alanında çalışma yapmak isteyenlere ne gibi önerilerde bulunursunuz?Öncelikle sabır. Heykel, hızla sonuç alınan bir alan değil. Malzemeyi tanımak, onunla zaman geçirmek gerekiyor. Ayrıca teknik bilgi kadar sezgiye de alan açmaları önemli. Başkalarının dilini kopyalamak yerine kendi ifadelerini bulmaları gerekiyor. Ve en önemlisi: üretmeye devam etmek. Süreklilik, bu yolun en belirleyici unsuru.
Ebru Akıncı





































+90 532 585 51 95
+90 532 585 51 95